Allah’ı İnkar Etme Yanılgısına Düşen Felsefeler

Kitabın önceki bölümlerinde, Allah’ın varlığının açık delillerini gördük. Kuşkusuz burada ele aldıklarımız O’nun sonsuz delillerinin sadece çok küçük bir kısmıdır. İnsan her nereye baksa, Yüce Allah’ın varlığını gösteren işaretlerle karşılaşır.

Peki ama tüm bunlara rağmen neden dünya üzerinde hala çok sayıda ateist vardır? Dahası neden bilim adamlarının bir bölümü hala ateisttir? Bunca açık delile rağmen neden Allah’ın varlığını kabul etmemekte direnirler?

Bu sorunun cevabını araştırdığımızda, ateist insanların -ateist bilim adamları da dahil- inançlarını şekillendiren bazı felsefi önyargılarla karşılaşırız. Genel anlamda materyalizm olarak tanımlanan bu batıl felsefi görüş, evrenin öncesiz olduğu ve kendi kendine işlediğini savunur. Yani bu insanların bilim dışı iddialarına göre varolan mutlak güç maddedir. Madde sözde yaratılmamıştır başıboş bir biçimde işler. Tarihte bu yalanı savunan pek çok filozof vardır. Eski Sümer’deki putperest dinlerden, Eski Yunan’daki atomcu filozoflardan, modern çağdaki diyalektik materyalistlere kadar pek çok insan, bu fikre dayanarak Allah’ın apaçık olan varlığını reddetmiştir.

Bu inkarlarının herhangi bir somut dayanağı ise yoktur. Sadece kendilerini maddenin ezeli olduğu yalanına körü körüne  inandırmışlar ve bu batıl inanca sıkı sıkıya sarılmışlardır. Aynı sapkın mantıkla evrim teorisini kabul etmişlerdir ve bunu da yine ısrarla korumaktadırlar. Ünlü Amerikalı mikrobiyolog Michael Behe’nin belirttiği gibi, canlılığın tesadüflerle ortaya çıkamayacak kadar kompleks olduğunu gördüklerinde ise, sadece susar ve konuyu değiştirirler.

Bu durum, söz konusu insanları materyalizme ve onun doğal sonucu olan ateizme bağlayan bir takım önyargıların olduğunu gösterir. Yani Allah’ın varlığını inkar ederken bunu, somut bilgileri tarafsız bir gözle değerlendirerek değil, aksine somut bilgilere rağmen yaparlar.

Dahası, bir de bu inkarlarını topluma benimsetmeye çalışırlar.

“Hileli Düzen” Sahipleri

Allah inancının karşısındaki propagandaların organize olması, onların belirli bir takım merkezlerden yönetildikleri anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle, toplumda, dini inançları ortadan kaldırmak için çaba yürüten güç odakları vardır. Nitekim Allah Kuran’da bu odakların varlığına işaret etmiştir. Bir ayete göre, ahirette cehennemle cezalandırılan bir grup insan, dünyada kendilerini saptırmış olan liderlerine şöyle sesleneceklerdir:

… Siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkar etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz… (Sebe Suresi, 33)

“Hileli düzenler” kurarak insanlara inkarı emreden bu odaklar, tarihin her döneminde farklı isim ve yapılarda ortaya çıkmışlardır. Ancak temel özellikleri hep aynı olmuştur. Allah Kuran’da onları “… refahtan şımaran önde gelenler” (Müminun Suresi, 64) ya da “… kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar” (Araf Suresi, 75) olarak tanımlamıştır. Yani bu insanlar, maddi yönden güçlü olan, dahası toplumda görünürde prestij sahibi olan ve bu imkanların getirdiği bir kibir ve dikbaşlılık içinde yaşayan kişilerdir. Haksızlıkla ve zulümle elde ettikleri bu imkanlarına karşı bir tehdit olarak gördükleri dini ise kendi akıllarınca yok etmek isterler. Bu nedenle de organize bir biçimde “hileli düzenler” kurar, yani toplumlarını inkara sürüklemek için çaba gösterirler.

Bu tür organize güçlerin tek bir tanımı yapılamaz. Her toplumda farklı isim ve şekillere sahip olabilirler. Ancak son üç-dört yüzyılın tarihine bir göz attığımızda, Kuran’da yapılan tanıma uygun olan uluslararası bir örgüt ile karşılaşırız: Masonluk.

Masonluğun Rolü

Batı dünyasında doğmuş ve sonra da diğer coğrafyalara yayılmış olan bu gizli örgüt, girdiği her ülkede din aleyhtarı düşünce ve faaliyetlerin kaynağı olmuştur.

Herhangi bir ülkede son birkaç yüzyıldır dine karşı verilen savaşın tarihi incelendiğinde, masonluğun kaçınılmaz olarak bu olayın merkezinde olduğunu görürüz. Özellikle Avrupa tarihinde bunu gözlemlemek son derece kolaydır. Bu nedenledir ki, Katolik dünyasının lideri Papa XIII. Leo, 1884 tarihli ünlüHumanum Genus adlı fermanında masonluğu hedef almış ve örgütün amaçlarını şöyle açıklamıştır:

“Zamanımızda Masonluk isimli, çok yaygın ve kuvvetli bir örgüte sahip bir derneğin desteği ve yardımıyla, karanlık kuvvetlere tapanlar olağanüstü bir gayret içinde birleşmiş durumdalar. Bunlar artık niyetlerini gizleme ihtiyacı duymadan Allah’ın Yüksek Varlığı ile mücadele etmektedirler… Masonların istekleri ve bütün çabaları aynı amaca yönelmektedir: Dinin gereği olan her türlü sosyal ve insani disiplini tamamen yıkmak ve yerine prensiplerini natüralizmden alan ve kendi fikirlerine göre şekillenmiş yeni kuralları oturtmak”.74

Papa’nın 19. yüzyılın sonlarında yaptığı bu teşhis oldukça yerindedir. Çağdaş mason metinlerine baktığımızda da, örgütün dini inançları toplumdan silmeyi kendisine amaç edindiğini görürüz. Bir Türk mason locası metninde, “pozitif bilimlerin topluma yayılması” yoluyla dinin nasıl yok edileceği şöyle anlatılır:

Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir. Ernest Renan’ın şu sözleri çok önemlidir: ‘Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır’.”75

Burada “pozitif bilim”den kasıt aslında “pozitivist bilim”dir, yani deney ve gözlem yoluyla bulunamayan herşeyi reddeden maddeci felsefedir. Masonluğun görevi ise, bu batıl felsefeyi “bilim” adı altında topluma empoze etmek ve böylece dini inançları ortadan kaldırmaktır. Evrim teorisi ise, yine üstteki alıntıdan anlaşıldığı gibi, bu beyin yıkama kampanyasında müstesna bir yere sahiptir. Masonluk, evrim inancını topluma yaymayı kendisinin en büyük görevi saymaktadır.

İşte gerek evrim teorisinin, gerekse materyalist felsefenin diğer türevlerinin dünyanın dört bir yanında bu denli etkin bir biçimde savunulmasının ardındaki önemli bir etken, bu örgütsel bağlantıdır. Son üç-dört asırda dini inançlara karşı yürütülen sistemli propagandalarda, mason örgütünün ya da bu örgütün uzantılarının büyük rolü vardır. Allah’ın varlığını inkar eden çeşitli —ve kimi zaman birbiriyle çelişik— felsefi sistemleri kuran kişilerin hemen hepsinin mason olmasının nedeni de budur.

Mason Felsefeciler

Üstte de belirttiğimiz gibi, din aleyhtarı felsefi sistemleri kuran insanlar, gerçekte dine karşı yürütülen sistemli bir savaşın parçasıdırlar. Bu nedenledir ki, bu sistemleri kuran felsefecilere baktığımızda, çoğunun dine karşı yürütülen savaşın merkezi niteliğindeki mason örgütünün bir parçası olduklarını görürüz.

Bu çerçevede ilk dikkati çeken felsefeciler, Fransız Devrimi’nin öncüsü olan Fransız Aydınlanmacılarıdır. Bu kişiler yalnızca dini otoriteleri eleştirmekle kalmamış, aynı zamanda dinin kendisine karşı da şiddetli bir düşmanlığı körüklemişlerdir. Bunlar arasında; “materyalizmin İncili” olarak tanımlanan “Doğa Sistemi” kitabının yazarı Diderot,  yine şiddetli bir materyalist ve din aleyhtarı olan Voltaire, katı maddeci Montesquieu, kendisine göre yeni bir “din” kurgulayan Jean Jacques Rousseau ve hepsi şiddetli din aleyhtarı olan “Ansiklopedistler” sayılabilir. Türk masonlarının yayın organı Mimar Sinandergisi, bu isimlerden şöyle söz eder:

“1789 Fransız İhtilali mason düşünürler tarafından hazırlanmıştır. Hürriyet, eşitlik, kardeşlik ilkesini benimseyen İnsan Hakları Beyannamesi, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot gibi üstadlarımızın ilham ve irşadlarıyla yayınlanmıştır.”76

Yine Türk masonlarınca yayınlanan Mason Dergisi, şöyle yazar:

“Fransa’da feodal sistemi yıkarak Büyük İhtilali yaratanların başında Montesquieu, Voltaire, J. J. Rousseau ve materyalizmin öncülerinden Diderot ile etrafında kümelenen Ansiklopedistlerin isimleri yazılıdır. Bunların hepsi masondu.”77

Fransız Devrimi’ni izleyen dönemde çığ gibi büyüyen materyalist ve din aleyhtarı fikirler, 19. yüzyılda zirveye ulaşmıştır. Bu sürecin önemli isimlerine baktığımızda ise yine masonluğu görürüz.

Öte yandan, bu isimlerin arasında çok sayıda Yahudinin yer alması da anlamlıdır. Bu, masonlukla ittifak ederek Hıristiyanlık ve İslam gibi İlahi dinleri zayıflatmak amacını güden ve materyalist dünya görüşünü paylaşan Yahudilerin, bu amaca felsefe alanında da hizmet ettiklerini gösterir.

Sosyalizmin Perde Arkası

1776 yılında Almanya’nın güneyindeki Bavyera’da ilginç bir dernek kurulmuştu. “İllüminati”, yani “Aydınlanmışlar” adını taşıyan derneğin kurucusu, Adam Weishaupt adlı bir hukuk profesörüydü. Derneği ilginç kılan iki özelliği vardı; çok gizli bir dernek olması ve kendisine çok iddialı bir siyasi program belirlemesi. Weishaupt tarafından kaleme alınan söz konusu programda, örgütün en temel iki amacı şöyle açıklanıyordu:

1- Bütün monarşilerin ve düzenli hükümetlerin feshedilmesi,

2- Bütün “Teistik” (ilahi) dinlerin feshedilmesi.

Derneğin özellikle dine karşı olan tavrı son derece düşmancaydı. Weishaupt, İngiliz tarihçi Michael Howard’ın ifadesiyle, ilahi dinlere karşı “patalojik bir nefret” duyuyordu.78

Dernek, aslında bir tür mason locasıydı. Weishaupt kıdemli bir masondu ve derneği de mason localarının geleneksel örgütlenme biçimine uygun olarak düzenlemişti. İllüminati, şaşılacak derecede hızlı bir biçimde büyüdü. 1780’de Alman mason localarının büyük üstadlarından olan Baron Von Knigge’nin de katılımıyla, örgütün gücü iyice arttı. Weishaupt ve Knigge, Almanya’da, “sosyalist” diyebileceğimiz bir devrim yapma hazırlığına giriştiler. Fakat hükümetin durumdan haberdar olması üzerine, İllüminati üstadları Weishaupt ve Knigge, örgütü dağıtıp normal mason localarına katılmaya karar verdiler. Birleşme, 1782’de gerçekleşti.

Ancak 1800’lerin başında, İllüminati geleneğini Almanya içinde korumaya çalışan yeni bir dernek kuruldu. Derneğin adı “Dürüstler Birliği”ydi. Zamanla adı “Komünistler Birliği”ne dönüştü. Komünistler Birliği’nin yöneticileri, kendilerine bir siyasi program hazırlamak istediler. Bu programı kaleme almaları için başvurdukları iki kişi ise, iki kararlı komünist entellektüeldi: Karl Marx ve Friedrich Engels! Bu ikili, ünlü Komünist Manifesto’yu, söz konusu Komünistler Birliği’nin ısmarlaması üzerine yazdılar. Manifesto, bilindiği gibi, dini “halkın afyonu” olarak tanımlıyor ve insanlığın kurtuluşu için yegane yol olarak gördüğü “sınıfsız toplum” idealinin şartlarından birinin dini inançların yok edilmesi olduğunu öne sürüyordu.

Sosyalizmin başlangıcında yer alan bu mason ağırlığı, sonra da devam etti. Sosyalist hareketlere liderlik yapan mason bazı isimleri şöyle sayabiliriz:

Ferdinand Lasalle: Marx’ın yakın arkadaşı olan Lasalle, ihtilalci komünist diktatörlüğü savundu.

Victor Adler: Engels’in sağ kolu olan Adler, komünizmin yayılması için büyük çaba harcadı. Oğlu Friedrich Adler, Avusturya Komünist Partisi’nin lideri oldu.

Moses Hess:Hess, hem Marx’ın yakın arkadaşı olan ünlü bir sosyalist, hem de ateşli bir ateist siyonistti. Yaşamı boyunca Darwinizm’i şiddetle savundu.

Gyorgy Lukacs: Lukacs, komünizmi savunan birçok kitap yazdı. Komünist düşüncenin gençler arasında yaygınlaşmasını sağladı. Macar İhtilali’ne öncülük eden en önemli kişilerden biriydi.

Vladimir I. Lenin: Lenin, dünyanın gördüğü en kanlı ve totaliter rejimlerden birinin kurucusu oldu.

Herbert Marcuse:Herbert Marcuse, Marksizm’i yeniden yorumlayarak 1968’deki öğrenci olaylarının hazırlayıcısı oldu. Tüm dünyada yayılan solcu üniversite hareketlerini ateşleyip, günümüzde hala her gün sayısız gencin hayatını kaybetmesine neden olan anarşist ideolojiyi geliştirdi.

Felsefenin Perde Arkası

Felsefe tarihine baktığımızda, mason kimliği ile dikkat çeken daha pek çok ateist ve din aleyhtarı düşünüre rastlarız. David Hume, Holbach, Schelling, John Stuart Mill, Auguste Comte, Marquis de Sade gibi düşünürler, ya da Emile Durkheim, Ferdinand Tönnies, Herbert Spencer, Sigmund Freud, Henry Bergson, Erich Fromm gibi sosyal bilimciler bunların arasında sayılabilir. Bu insanlar, toplumu dinden koparmak, tümüyle din-dışı bir toplum düzeni ve ahlak anlayışı kurmak için çaba harcamışlardır. Tüm bunların arasında Charles Darwin’in özel bir yere sahip olduğunu belirtmeye ise herhalde gerek yoktur.

Burada önemli olan nokta, tüm bu düşünürlerin ve daha onlara benzer binlercesinin ürettiği inkarcı ve maddeci felsefelerin, belirli siyasi ve sosyal çıkarlara hizmet ettiğidir. Başta da belirttiğimiz gibi, insanların Yüce Allah’ı inkar etmelerindeki en önemli neden, Allah’ı kabul etmenin doğal sonucu olan din ahlakının gereği olan güzelliklerden ve erdemlerden rahatsız olmalarıdır. Dinin doğruluğunu, kendi ya da temsil ettikleri çevrelerin çıkarlarıyla çatıştığı için reddeden bu insanlar, kendilerine sözde dayanak bulmak için ateizme başvurmaktadırlar.

Allah’ın varlığının apaçık olan dellilleri, işte bu nedenle bu insanlar tarafından görülmez. Daha doğrusu görülmek istenmez. Dahası, aynı insanlar Allah’ın varlığına imanı engellemek, bu inançsızlığı toplumun geneline yaymak için de büyük bir çaba yürütürler. Böylece ortaya ya Allah’a inanmayan, ya da Kuran’da bildirildiği gibi, Rabbimiz’i “unutmuş kitleler çıkar. (Mücadele Suresi, 6)

İnsanların çoğunun Allah’ı hiç anmadan yaşamalarının, O’ndan bağımsız bir hayat sürdüklerini sanmalarının nedeni budur. Ancak bu durum insanı aldatmamalıdır. Çünkü Allah Kuran’da zaten insanların çoğunun iman etmeyeceğini haber vermektedir. (Rad Suresi, 1) Dahası aşağıdaki ayetle de insanı bu konuda uyarmaktadır:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak ‘zan ve tahminle yalan söylerler.’ (Enam Suresi, 116)

İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır.
(Bakara Suresi, 82)

 

Dipnotlar

74. C. L., “Mason Aleyhtarlığı”, Mimar Sinan, Yıl 4, Sayı 13, 1973, ss. 87-88.

75. Dr. Selami Işındağ. “Olumlu Bilim-Aklın Engelleri ve Masonluk”. Mason Dergisi, yıl 24, sayı 25-26 [Aralık 76-Mart 77].

76. Mimar Sinan, sayı 6, s. 66

77. Mason Dergisi, Sayı 23-24, sayfa 41, 1976.

78. Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b., London: Rider, 1989, s. 63